Hatta bir arkadaş bulmak

Bilgiyi Nasıl Süzgeçten Geçiriyorum?

2020.11.16 07:41 sum-poopins Bilgiyi Nasıl Süzgeçten Geçiriyorum?

Merhabalar, geçenlerde u/Eti_Mola isimli arkadaş, yazdığım bir yazının, kendisinin eleştirel bakış açısına katkı sağladığından ve ona yeni bir alışkanlık kazandırdığından bahsetti. Bu da, bana bir fikir verdi: edindiğim bilgilere nasıl ulaştığımı ve bunları nasıl süzgeçten geçirdiğimi anlatmak. Başka bir deyişle, bilgi edinme konusunda nasıl bir yöntem izliyorum? Bu soruyu cevaplamanın yararlı olacağını düşünüyorum çünkü oldukça önemli bir konu. İzlediğim yöntem, bilimsel yöntemin bir taklidi olan, empirik bir düşünme şeklidir. Aşağıda yazacaklarımın her şeyi kapsayacağı ve size mükemmel bir yöntem sunacağı iddiasında değilim. Lakin yararlı olacaktır.

Yöntem

- %100 gerçeğe ulaşabileceğimiz iddiasını reddediyorum. Bu yaklaşımım, bilimsel yöntemdeki yanlışlanabilirlik ilkesinin öneminden gelmektir. Bilimdeki hiçbir açıklama yanlışlanamaz değildir. Gözlemlediğimiz olgular ve bunları açıklayan hipotezler vardır. Bu hipotezlerin bolca kanıtlarla desteklenmiş hallerine teori deriz. Bilimsel yöntemin işleyişini kavramış insanlar bilecektir ki, bilimdeki hiçbir teori "%100 gerçek" değildir. Bu teorilerin, şu ya da bu yanları sürekli olarak değiştirilir, hatta kimi zaman teoriler tamamen terk edilir. Bunun sebebi, her şeyin göreli olması veya bilimin keyfi bir uğraş olması değildir. Hayır, bunun sebepleri, yeni kanıtlar keşfetmemiz, zamanla daha iyi açıklamalar bulmamızdır.
Bir örnek olarak, Darwin'in doğal seçilim yoluyla evrim teorisi verilebilir. Bu teori ortaya çıktığında, genetik bilgisi yoktu. Zamanla genetik alanı kuruldu ve "zararlı veya yararlı mutasyonlar" ile evrimin gerçekleştiği keşfedildi. Bu keşif, Darwin'in teorisinin temel ilkelerini yok etmedi fakat onların üstüne kurdu. Ancak zamanla bunun da aşırı basitleştirme olduğu anlaşıldı. Mutasyonlar yakından incelendiğinde, mutasyonların çoğunun yararlı veya zararlı değil, nötral mutasyonlar olduğu keşfedildi. Yani, kalıtsal materyal üstündeki değişikliklerin çoğunun canlıya bir etkisi olmuyordu (bkz: modern sentez). Bu, yine, Darwin'in teorisinin temel prensiplerini değiştirmedi fakat onlara ekleme yaptı, açıklama gücümüzü arttırdı. Lakin iş burada da bitmiyor! Daha da yakından yapılan incelemeler, "nötral" mutasyonların çoğunun, çok hafif yararlı veya zararlı olduğunu gösterdi. Yine, temel prensipler değişmese de, detay arttı ve gerçeğe bir adım daha yaklaşıldı.
Doğal seçilim yoluyla evrim teorisi, bu açıdan güzel bir örnektir. Gerçeğe nasıl aşama aşama yaklaştığımızı gösterir. Lakin bilimsel bilginin ilerlemesinin tek yolu bu değildir. Kimi zaman, teorilerin ne kadar eksik ve yetersiz olduğu da anlaşılmıştır. Örneğin, Newton'un sözümona "kanunları" sadece belirli koşullar altında geçerlidir. Evren bazında düşündüğünüzde, görelilik dolayısıyla iş çok daha farklılaşmaktadır.
Yukarıda "üstüne kurulan" ve "kısıtlı" teorilere örnek verildi. Başka bir teori tipi, yanlışlanma oranı çok daha yüksek olandır. Buna, Thomson'ın atom teorisi örneği verilebilir. Thomson'a göre, atomlar çikolata parçacıklı kurabiyeye benziyordu. Kurabiyenin un kısmını protonlar ve çikolata parçacığı kısmını elektronlar oluşturuyordu. Bugün biliyoruz ki, bu teoride oldukça yanlıştır. Lakin kuantum fiziği konusundaki ilk keşiflerin yapıldığı dönemde, elindeki verileri en iyi açıklayan teori olarak Thomson'ın aklına bu gelmişti. Daha çok verinin elde edilmesi, oldukça hızlı bir şekilde bu teorinin geçerliliğini yok etti.
Burada, bilimsel yöntemden çıkarılacak ders, gerçeği hiçbir zaman %100 açıklayamayacağımızdır. Yapabileceğimiz en iyi şey, elimizdeki verileri en iyi açıklayan ve her zaman değiştirilebilir olacak teoriler kurmaktır. Bu teorilerin güvenilirliği farklıdır. Kimi zaman temelleri sorunludur (Thomson), kimi zaman sadece istisnaları açıklayabilir (Newton), kimi zaman da temelleri doğru olsa da eksikleri oldukça fazladır (Darwin). Lakin unutulmaması gereken, en önemli şeyin kanıt olduğudur. Yeni kanıtlar aranmalı ve bunlar ortaya çıktıkça, teoriler modifiye edilmeli, hatta gerekiyorsa terk edilmelidir.
Bahsettiğim bu prensipler dolayısıyla, benim bu subreddite yazdığım hiçbir açıklama, sabit bir gerçek değildir. Hepsi, edindiğim verileri en iyi açıklayan teorilerdir. Bu, kimilerine zor, hatta imkansız bir şey veya bir hakaret gibi gelecektir. Lakin bilimsel yöntemin neden başarılı olduğu anlaşılırsa, bu düşünce biçiminin değeri fark edilecektir.
- Yukarıdaki düşünce biçiminin bir uzantısı olarak, bilimin, uygulanabilir olduğu her alanda, diğer bütün alternatiflerden daha doğru bilgiyi ürettiğini düşünüyorum. Bunun sebebi, bilimin bir dogma olması veya yanılmaz olması değildir. Tam tersine, bilimde tekrarlanamayan makaleler oldukça fazladır. Lakin bilim, bir bütün olarak, kendi inceleme alanı içerisinde gerçeğe en yakın açıklamalar ürettiğini kanıtlamıştır.
Bununla beraber, bir alana bilimin uygulanabilir olması, o alan hakkındaki yegane önemli bilgiyi bilimin ürettiği anlamına gelmez. Örneğin, ahlak hakkında psikolojik araştırmalar vardır fakat ahlakın başka yönlerini felsefenin etik dalı incelemektedir. Bir konuda bilimin uygulanabilir olması, aynı konuya farklı yöntemlerle yaklaşılamayacağı anlamına gelmez. Ancak, bilimin spesifik olarak dediği şeye öncelik vermek gerekir. Spesifik kısmına vurgu yapıyorum çünkü medyada sık sık bilimsel bulgular bağlam dışına çıkarılıyor ve olduğundan çok daha büyükmüş gibi gösteriliyor. Örneğin, bir grup bilim insanı farelerde X kanserinin hücrelerini, var olan yöntemlerin ortalamasından %30 daha etkili tedavi eden bir ilaç mı buldu? Medya bunu "Bilim adamları kansere çare buldu," diye verir. Bu da beni başka bir konuya getiriyor.
- Hemen her zaman, bilgiye birinci elden ulaşmaya çalışıyorum. "X kişisi şunu demiş," veya "Bilmem ne kitabında şu kanıtlanmıştır," gibi iddialar kendi başlarına güvenilir değildir. Bu kaynakları bulup kontrol etmek gerekiyor. Bu, süreci oldukça uzatabiliyor ama doğruluk açısından inanılmaz derecede yarar sağlıyor. Özellikle insani konularda (örn. tarih, siyaset) bunu yapmak gerekiyor çünkü doğa bilimlerinin aksine, bu alanlarda söylenileni bağlam dışına çıkarma olayı çok daha fazla yapılıyor. Hiçbir toplum kesimi veya ideoloji bundan muaf değil.
- Bilimsel yöntemden çıkarılması gereken diğer bir ders, istatistiksel düşünmedir. Bu düşünce biçimi, tikel vakalara odaklanmak yerine, bütün veri seti ne diyor ona bakar. Aynı zamanda, iyi bir istatistiğin rastgele seçilmiş ve yeterli büyüklükte bir örneklem düzeyine sahip olması gerektiğini bilir. Bu oldukça önemlidir çünkü rastgele seçilmemiş örnekler yanıltıcıdır. Örneklemi seçen kişinin istediği şekilde manipüle edilebilir, hatta kişi bunu amaçlamamış olsa bile böyle olacaktır. Yeterli büyüklükte olması yine aynı şekilde önemlidir çünkü az kişi sayısı, geneli temsil etmeyecektir. Atıyorum, bir kişinin etrafında gördüğü 10-20 kişinin başına bilmem ne olayının gelmesinin hiçbir önemi yoktur. Bu grup toplumun genelini yansıtmayan bir azınlığı oluşturuyor olabilir. Çoğu insan, özellikle insani meselelerde, bu detayı oldukça kaçırıyor. Örneğin, yıllardır, etrafında bir tane bile hükümet savunucusu arkadaşı olmayan insanlar, her seçim sonrasında çıkıp "Kim veriyor bunlara bu oyları?" diye soruyor. Etraflarında hiç hükümet yanlısı olmamasının sebebinin, kendileri, yaşadıkları bölge, seçtikleri sosyal çevre vb. olabileceğini hiç düşünmüyorlar.
- Yanlışlanabilir olmayan önermeleri ciddiye almıyorum. Örneğin, kimi muhalifler, hala, cumhurbaşkanı seçimi akşamında Muharrem İnce ve ailesinin kaçırıldığına inanıyor. Buna dair bir kanıtları var mı? Elbette yok. Bunu doğrudan yanlışlayabiliyor muyum? Hayır, lakin bir kanıtı olmayan iddianın ciddiye alınacak bir yanı yoktur. Russell'ın çaydanlığı örneği bunu oldukça iyi şekilde göstermektedir.
Bunun bir uzantısı olarak, komplo teorisi gibi mevzuları "çok çılgın" oldukları için değil, hemen her zaman hiçbir kanıt içermedikleri için eleştiriyorum. Bu "teorileri" ortaya atanlar, neredeyse her zaman, kanıtsal düşünmeyi bilmeyen, kafasına göre bağlantılar çizen kişiler oluyorlar. Oysa empirik kanıt bazlı düşünmeyi, yanlışlanabilirliği vb. öğrendiğinizde, bu "teorilerin" hemen hepsinin ne kadar saçma olduğunu fark ediyorsunuz. Örneğin, Pizzagate komplosu ortaya atıldığında, bu teoriyi prensip olarak yanlış bulmak yerine, "kanıt" diye öne sürülenlere bakmıştım. İnsanların kanıt diye öne sürdüğü şey şuydu: Clinton'ın sızan e-postalarındaki "pizza" kelimesi "çocuk p.rnosu" anlamına gelseydi, onlar çocuk istismarcısı olurdu. Bunun bir kanıt olduğunu öne sürüyor ve çok büyük bir komployu açığa çıkardıklarını idda ediyorlardı. Bu, elbette absürttü. "Halamın taşakları olsa dayım olurdu," bir kanıt veya açıklama değildir.
Bunları demiş olmakla beraber, kulağa çılgın gelen kimi iddiaların gerçek olduğu oluyor. Buna örnek olarak, zamanında komplo denilen, ABD ve İngiltere'nin 1950'lerde İran'da yaptırdığı darbe verilebilir. Başka bir örnek, Türkiye'deki derin devlet ve yaptığı her şeydir. Bunlar, bunları destekleyecek oldukça fazla kanıt olan şeylerdir. Sonuç olarak, her şeyden önce, doğru düzgün kanıt aramak gerekiyor.
- Bir konuda, aklıma gelen bir açıklamanın yanlışlığını kanıtlamaya çalışıyorum. Başka bir deyişle, incelediğim mevzuyu başka açıklamalar ne kadar açıklayabiliyor, buna bakıyorum. Bunu, bilimdeki sıfır hipotezi uygulamasından örnek aldım. Şu ana kadar oldukça işime yaradı çünkü olaylara farklı açılardan yaklaşmamı, aklımdaki açıklamayı alternatiflerle kıyaslamamı sağlıyor. Kimi zaman, alternatif bir açıklamanın veya açıklamaların daha mantıklı olduğunu fark ediyorum. Kimi zaman da, tatmin edici bir açıklama bulamasam da, elimdeki açıklamanın tek başına yetersiz olduğunu fark ediyorum.
Buna bir örnek, ABD'deki kimi solcuların sık sık öne sürdüğü "Az oy veriyoruz çünkü gelişmiş ülkelerdeki insanlar siyasi olarak daha tembeldir," iddiasıdır. Bu, solcu bir insanın kulağına çok hoş gelen bir şeydir çünkü solcu önyargılara neredeyse mükemmel bir şekilde hitap eder. Lakin gerçek bu mudur? ABD'de oy vermenin lojistiği nedir? Sonuçta çok büyük bir ülke. Aynı zamanda, ABD'de oy verme günü bir tatil değildir. Bu, oy vermeyi oldukça zorlaştırıyor olmalı, özellikle, iş yeri bu konuda sorun çıkarıyorsa. Başka bir değişken, ABD'de insanların kendi kendilerine seçim kaydı yaptırmak zorunda olmasıdır (Türkiye'de bu böyle değil). İşin içine böyle ekstra bir adım girmesi, bunu daha da zorlaştırıyor olmalı. Diğer bir faktör, ABD'de çok uzun zamandır iki parti seçim sistemi olmasıdır. Bu sistemin insanları bezdirdiği ve anlamlı bir gelişimin çok zor olduğu bir durum yarattığı eleştirisi var. Sebepler daha da arttırılabilir.
Bütün bunlar, bahsettiğim önermenin oldukça şüpheli olmasına yol açıyor. Yani, "gelişmiş ülkelerin daha apolitik olduğu" iddiası oldukça şüpheli bir açıklama oluyor. Alternatif açıklamalarla ilgili verdiğim örnek burada bitti ama bu şüphelerin haklılığını şöyle göstereyim. Gerçekten de, ABD'yi diğer gelişmiş ülkelerle kıyaslayınca, oy verme oranının, gelişmiş ülkelerin çoğuna göre daha düşük olduğunu görüyoruz. Attığım listeye bakınca, gelişmiş ülkelerin ne kadar çeşitli bir oy verme oranına sahip olduğu da görülüyor.
Bu iddianın bir uzantısı da "[ABD'de] oy vermeyenler, seçimlerden etkilenmeyen ayrıcalıklı kesimlerdir," iddiasıdır. Bu da, solcu bir insanın kulağına çok hoş gelir ama gösterilebilir bir şekilde yanlış. Bir araştırma, ABD'de oy vermeyenlerin daha çok "düşük gelirli ve beyaz olmayan" kişiler olduğunu göstermiştir.
Bu iddia ve uzantıları üstünde uzun uzun durdum çünkü önyargılara hitap ettiği sürece, entelektüel tembelliğin ne kadar hızlı yayılabildiğini ve kendisini "açıklama" olarak sunabildiğini çok iyi gösteriyor. Diğer değişkenleri değerlendirmek ve alternatif açıklamaları gözden geçirmek, bu açıklamanın yeterliliğine şüphe düşürüyor. Doğrudan, bu konuda yapılmış istatistiki araştırmalara (kanıtlara) bakmaksa, bu açıklamanın yanlış olduğunu gösteriyor.

Son

İzlediğim yöntemle alakalı olarak aklıma gelenler şimdilik bunlar. Özetleyecek olursam, şu prensiplere sahibim.
1) %100 gerçek yoktur. Elimizdeki kanıtları açıklayan teoriler vardır ve bunlar değişebilir.
2) Bilim, uygulanabilir olduğu çerçevede en doğru bilgiyi üretir. Bu yüzden, bilimle çelişen bilgiler yanlıştır. Lakin başka alanlar, bilimin incelediği alanları farklı açılardan açıklayabilir ve bu da değerlidir.
3) Bilgiye birinci elden ulaşmak gerekmektedir. Bunu yapmamak, yanlış yönlendirmeye açık olmaktır. Bu, özellikle insani mevzularda çok fazla gerçekleşmektedir.
4) İstatistiksel düşünme önemlidir. Bunun uzantısı olarak, doğru örneklem seçimini anlamak gerekir.
5) Yanlışlanabilir olmayan iddiaların bir önemi yoktur. Kanıt, her şeyden önce gelmektedir.
6) Bir iddiayı test ederken, doğruluğunu kanıtlamak istediğim iddianın aksi doğruymuş gibi davranıyorum. Yani onun yanlışlığını kanıtlamaya çalışıyorum. Bunun uzantısı olarak, alternatif açıklamalar incelediğim olguyu ne kadar açıklıyor, buna bakıyorum.
Atladığım şeyler olduysa, zamanla eklerim.
submitted by sum-poopins to ilericilik [link] [comments]


2020.11.10 08:27 berboss_ torpilleri cengiz patlatıyordu hocam

bir arkadaşın şabalak bir arkadaşı gaza getirip okulun içinde torpil patlattırması. tamam bu olay bir lise için normal diyebilirsiniz çünkü her tenefüs osuruk bombası atılmayan lise yoktur. asıl olay bu şabalak arkadaşın kontrolden çıkmasıyla patlak verdi. adamın öyle hoşuna gitti ki günde 3-4 tane patlatmaya başladı artık. kimseye görünmeden merdiven boşluğundan bırakıyordu torpili ve güüümm! bir yankılanıyordu sanırsın okula bombalı saldırı var. iş çığırından çıkınca çocuğa "olum yapma lan bak yakalanırsan okuldan atılırsın" desek de artık kontrolden çıkmıştı. okulda olağan üstü hal ilan edilip tüm hocalar ve yönetim torpilciyi aramaya başlamıştı. hocalar her girdiği sınıfta bunun duyurusun yapıyordu o kişi aranızda bilen varsa söylesin diyerek ama kimse gık çıkarmıyordu.
hatta bir gün lisedeki sınıf hocamız çok ağır konuşmuştu. sınıfın o anki soğukkanlılığını unutamıyorum. felsefe hocasıydı ve dobra bir adamdı. derste filan küfür etmekten çekinmezdi. işte başladı konuşmaya ve sonunda "o o. çocuğunu bulun" diyerek bitirdi. herkes çaktırmadan torpili patlatan arkadaşın yüz ifadesine bakmaya çalışmıştı ama kimse renk vermemişti yine. sout park sessizliği olmuştu sınıftabuna rağmen eleman ertesi tenefüs yine patlatmıştı. biz sınıfta ya da kantindeyken gürültü kopunca artık "cengiz yine patlattı" diyerek muhabbete kaldığımız yerden devam ediyorduk. çünkü bizim için gayet rutin bir olaydı.bir ders anısızın arama yapılmıştı patlayıcı maddeyi bulmak için. tüm okulda çantalar montlar filan didik didik aranmıştı ama eleman bahçedeki trafonun içine saklıyordu mühimmatı. bir derste en arka cam tarafında oturan benim yanıma oturmuştu. hoca ders anlatırken eleman yanımda torpili yakıp camdan aşağı attı ve ders anlatan kadın hocamız altına sıçarak "kim atıyorsa allah belasını versin bi yakalanmadı gitti" diyerek isyan etmişti. yine bir gün en üst kattan torpili bırakmış bodrum katında merdivene çıkıp ampül değiştiren hademenin dibine düşüp patlamış adamın beti benzi atmış bir süre kendine gelememiş. bunları da hademenin eşi anlattı. başında toplandık kadın başladı "atanın allah belasını versin benim cemal'imi niye korkutuyorlar inşallah çocuğu olmaz" diyerek. üstelik bunları derken torpilci eleman çıkıp "abla niye öyle diyosun" filan demişti. yine hepimiz bıyık altından götümüzü sıkarak gülmüştük. yönetim bir türlü yakalayamayınca artık sınıftaki inek güvenilir kişileri itirafa zorlamıştı. her sınıftan düzgün tipleri çağırıp ifadelerini almışlardı ama onlardan da gık çıkmamıştı. çocuk da her geçen gün sınırları daha da zorlamaya başladıbir gün yazılıya girdik birkaç dakika olmuştu gireli yine bi gümbürtü koptu bi baktık cengiz yok. saniyesinde kapı çalındı ve eleman içeri girdi nefes nefese. daha torpil yere düşmeden deparı basmış olacak ki gümledikten birkaç saniye sonra kapı çalmıştı. birkaç hafta böyle geçti ve biri gizli bir itiraf yapmış olacak ki bi gün elemanı dersin ortasında alıp götürdüler. işte sen mi patlatıyorsun itiraf et diye zorlamışlar ancak elemanın babasının ensesi kalındı. müdür yardımcısının da arkadaşı zaten işte eleman geldi anlatıyor, "hocam iftira atıyosunuz babamın avukatıyla görüşün isterseniz" deyince müdür yardımcısı geri vites yapmış. ya soruyorum işte oğlum filan diye bırakmış elemanı. işin en komik yanı da eleman bulunamayıp okulda efsane olunca sahte kara murat'ların çıkması. birkaç eleman arkadaş arasında ben patlatıyorum olum yaa diye hava atıyormuş. hatta bizim sınıftan bir arkadaş öyle bir ortamda bulunmuş kara murat'lık yapan elemana bişeyler sorunca triplere girmiş filan. tabi bunu duyan şabalak arkadaş da aynı yedi bela hüsnü'deki leşlerinin üzerine yatılan gaddar kerim gibi tüm icraatları ben yaptım diyerek itiraf etmek istedi ama elemanı zor vazgeçirdik. üzerinden 10 yıl geçti neredeyse şimdi evlendi bile ama şu an desen yine patlatır. öyle şabalak bir adam. bu arada okul yönetiminden okuyan olur belki diye söylüyorum, "torpilleri cengiz patlatıyordu hocam."
submitted by berboss_ to kopyamakarna [link] [comments]


2020.09.03 21:15 Sunuyemre Geçen gün attığım kitabı devam ettirdim alın bu da 2. bölüm

Mert eve gitmek için ana caddeden geçip ara sokaklardan girdi.Mertin evin bulunduğu caddeye girdiğinde birini gördü.Adam tuhaftı.Dikkat çekici olduğu söylenebilirdi.Kafasında siyah şeritli kahverengi bir fötr şapka vardı.Uzun açık kahverengi bir de kaban giymişti üstüne.Beyaz tenliydi ve saçları gözükmüyordu.Burnu gayet düzgün bir erkek burnuydu.Ağzı biraz küçüktü.En azından o mesafeden öyle görünüyordu.Mert adamın hafif çekik mavi gözlerini görünce tanır gibi oldu adamı.Biraz düşündü ve adamı hatırladı.Fakat burda ne işi vardı onu daha önce buralarda hiç görmemişti.Mert adamı ortaokul günlerinden hatırlıyordu.Mertin Cemden daha çok nefret ettiği biri varsa o da oydu.Kendisine “Cücük” lakabını takan adamın adı Yükseldi.Yüksel Merte hep cücükderdi.Mert bundan hoşlanmazdı.O da hoşlanmadığı için yapardı zaten.Mert ortasınıf yıllarında çok fazla zorbalığa uğremıştı.Bu zorbalığın en büyük payı Yükseldeydi.Bir keresinde sırf şaka olsun diye Merti herkesin önünde çöpün içine atmıştı.Mert yine sinirlenmiş ve ona vurmuştu fakat Yüksel bu darbelere gülerek karşılık veriyordu çünkü Mertin deli gücü bile ona etki edemeyecek kadar güçsüzdü.Mert çok fazla ağlayan biri değildi fakat o gün sinirden ağlamıştı ve hocaları da ona kızmıştı.Çoğu zaman böyle zorbalıklarala geçmişti Mertin ortaokul yılları fakat Yükselin okuldan ayrılacağı günden bir gün önce çok kötü bir şey olmuştu.Mert sınıfta tek başına sırasında otururken Yüksel sınıftan içeri girdi.Yüksel Mertin yanına gitti ve cebinden bir bıçak çıkardı ve Merte uzattı ve şöyle dedi:
-Hey cücük!Eğer azıcık cesaretin varsa bu bıçağı elinde bi kaç tur döndür.Eğer başarırsan sana 20 lira veririm.
Mert ilk başta biraz çekindi ama her insan gibi Mert de parayı severdi.Alt tarafı bir bıçaktı birine girse bile pek bir şey olmaz diye düşündü.Ayrıca döndürmesi kolay bir bıçağa benziyordu.Bıçağı eline aldı.Biraz döndürmeye başladı fakat bir terslik vardı.Bıçağın sol tarafının üstünde sıkıca sürülmüş bir japon yapıştırıcısı olduğunu fark etti.Yükselin neden sadece bıçağın sağ tarafından tuttuğunu şimdi anlamıştı.Yüksele sordu:
+Neden böyle bir şey yaptın?
-Ne yapmışım?
+Aptala yatma.Bıçağa yapıştırıcı sürmüşsün.
-Aa evet.Hay Allah ya unutmuşum.Gel çıkartalım.
Yüksel bıçağın ve Mertin eline biraz su döktü.Kazıdılar ve bıçak çıktı.Yüksel,Mertten bıçağı tekrar aynı şekilde döndürmesini istedi.Bu istekten sonra Mertin içinde çizgiler dönmeye başladı.Kalın,yamuk,çarpık çizgiler hepsi teker teker beynine saplanmaya başlamıştı.Çünkü onunla yine alay ediyordu.Sinirden ne yapacağını şaşırmıştı.
+Ne diyorsun ulan sen?Al bıçağını da yürü git yanımdan.
Fakat Yüksel ısrarla bıçağı uzatmaya devam ediyordu.Fakat en son Yüksel de gülerek.
-Siktirgit korkak herif!Uğraşmaya değmezsin.
Tam o sırada Mertin tüm vücudundaki damarlar hızlı hızlı atmaya başladı.Bir hışımla bıçağı savurdu ve Yükselin kolunda bir çizik belirdi.Kanlar bir anda akmaya başladı.Yüksel yapmacık bir bağırmayla tüm okulu inletti.Yüksel her gün koluna jilet atıyordu zaten alışmıştı böyle bir şeye.Evet tabi ki aniden olmasından ötürü ufak bir çığlık atması normaldi fakat Yüksel çok abartmıştı.”AAAAAH KOLUM,ÖLECEĞİM SANIRIM,MERT BENİ ÖLDÜRECEK YARDIM EDİN AHHH.”Yapmacık çığlığı hocalar ve diğer öğrenciler sınıfa girene kadar devam etti.Hocalar hemen Yüksele ilk yardım yapmaya başlamıştı.Hocalar Merti müdürün odasına aldılar ve onunla konşmaya başladılar.Müdür:
-Vay be Mert!Demek sabahtan beridir gelen bıçak haberlerinin kahramanı sendin.Senden birine vurmanı beklerdim de okula böyle bir bıçak getirmeni hiç beklemezdim!
+Ama hocam bıçağı ben getirmedim ki!
-Kim getirdi o zaman?
+Yüksel getirdi.Beni kışkırttı ben de ani bir sinirle bıçağı savurdum.
-Bir de mazeret mi buluyorsun yaptığına?Ulan çocuk ölebilirdi!Hala çocuğun üstüne iftira atıyorsun.Son günü diye eski olayların intikamını mı almak istedin?Oğlum film mi çekiyoruz ulan burda?Bunların hepsi kaydına geçecek.Velinle görüşüp okuldan atılacaksın!
Ama der gibi oldu bir an Mert.Sonra vazgeçti.İçinde bir umursamazlık vardı.Okulu da geleceğini de boşvermişti.Çünkü artık bıkmıştı tüm saçmalıklardan.Gelcekte kazanacağı 3 kuruş para için değer miydi bunlara?2 kuruş kazanırdı biraz fazla çalışırdı da bu saçmalıkları çekmezdi.En azından buna değer diye düşünüp itiraz etmedi.Kaderini kabul etti.Muhtemelen olayda haklı olan kendisiydi çünkü Yüksel son gününde neden böyle bir şey yapsın?Tabi ki kendi eğlencesi için!Kendi eğlencesi için canını ortaya koymak.Sevmediği birini okuldan attırmak için dolaplar çevirmek.Bu Yüksel de deli miydi be?Neden böyle bir işe girmişti?Nerden geliyordu bu nefret diye merak ettmişti Mert.Belki de kişisel bir şey değildi.Belki de bunu yapmayı seviyordu Yüksel.Hiç soramadı çünkü o günden sonra Yükseli hiç görmedi.Bugüne kadar görmemişti yani.Peki neden bugün buradaydı diye sordu içine Mert.Evine gitmek için karşıdan karşıya geçti.Apartmandan içeri girdi.Merdivenleri tak tak çıktı.Önce kapıyı vurdu.Anahtarı vardı fakat annesinin hareket etmesini istiyordu.Hareket etmek insan vücudu için özellikle yaşlılar için sağlık bir şeydi.Annesi kapıyı açmayınca ne oluyor diye düşündü.Anahtarı cebinden çıkardı kapıyı açtı ve yavaşça içeri girdi.Mutfağa girdiğinde ise ağlayacak gibi oldu.Tüm oda kanla kaplıydı.Mert hafif bağırarak “Hassiktir ulan ne oluyor?”dedi.Rüya mı diye düşündü bir an.Çünkü rüyalarına çok benziyordu.Fakat bu tamamen gerçekti.Kafasını duvarlara vurmaya başladı.Annesi yerde kanlar içinde öylece yatıyordu.Yüzü yukarı bakıyordu.Karnından defalarca bıçaklanmıştı annesi.Gözleri hafif açıktı.Sanki Merte bakarak geç kaldın diyordu.Mertin gözlerinden hafif hafif göz yaşları akmaya başladı.Hala neler olduğunu anlayamamıştı ki aklına birden Yüksel geldi.Kendi apartmanlarından çıkmıştı.Yani öyle olmalıydı gidiş yönü bunu doğruluyordu.Kapıyı çalmıştı,annesine kendisini tanıtmıştı ve sonra…Aklı almıyordu Mertin.Bir insan neden böyle bir şey yapardı?Nerden geliyordu bu nefret?Pencerenin yanına gitti tüm yolu taradı fakat ne Yükseli gördü ne de farklı bir ipucu.İpucu aramıyordu zaten gözleri sadece Yükseli arıyordu.Annesinin yanına yaklaşamıyordu.Hem kan kokusu hem de onu öyle görmek engelliyordu kendisini.Mutfağın diğer taraflarına bakmaya karar verdi.Katilin kullandığı bıçak ortalarda gözükmüyordu fakat gözüne bir kitap ilişti.Bu onun okul fotoğraflarının olduğu kitaptı.Orada olmaması gerekiyordu bu kitiabın.Normalde hep kendi yatağının baş ucundaki çekmecede olurdu.Kitabı açtı.İlk sayfasına baktı.Sayfada “NABER CÜCÜK?”yazıyordu.Okuduğu anda her zamanki sinirlerinden biri yine kapıya dayandı.kitabı fırlattı.Yeri yumruklamaya başladı.Ağzından tek kelime çıkıyordu.”NEDEN?”Bu kelimeyi tekrarlayarak ağlayıp 1 2 dakika boyunca yerde kaldı.Yavaşça sinirini attığını düşününce kalktı ve olabildiğince soğukkanlı bir şekilde kitabı tekrar açtı.Sayfaları geçti ve son sayfada duraksadı.Sayfada Mertin tüm sınıfıyla birlikte çekilmiş bir fotoğrafı vardı.Bir kızın suratının üstünde çarpı işareti vardı.İlk görüşte anlaşılıyordu ki annesinin kanıyla çizilmişti bu işaret.Çok büyük küfürler etti Yüksele.Bu kız onun ortaokuldan sevdiği kızdı.Ona o sıralar o kadar bağlanmıştı ki onun için 6-7 tane şiir yazmıştı.Hatta bir keresinde şarkı bile yazmaya çalışmıştı.Hiçbirinde başarılı olamamıştı.Yazma konusunda yeteneksiz birisiydi Mert.Peki bunu Yüksel nerden biliyordu?Yani neden onun suratına bir çarpı çizmişti?Bu aşkı sadece Mertin annesi biliyordu.Bir an annesini öldürmeden önce annesiyle muhabbet ettiğini sorguladı.Bu mümkündü.Mertin miğdesi bulanmya başladı.Lavaboyu kullandı.Sonra her ihtimale karşı evde bulundurduğu babasının eski tabancasını beline taktı ve hiçbir yere bakmadan evden kendini attı.Artık aklına takmıştı.Yüksel ölmeliydi.Polisi bu işe karıştırmayacaktı.Muhtemelen komşular kokuyu alıp polisi arayacaktı ve belki de kendisini suçlu olarak görecekti herkes.Peki bu umrunda mıydı Mertin.Gidip Yükselin karnına şarjörde bir mermi kalana kadar sıkacaktı ve belki de o mermiyle kendini vuracaktı.Apartmandan çıktı.Allahtan tanıdık biriyle karşılaşmamıştı zira bununla uğraşacak hali vakti yerinde değildi. İlk başta Yükseli nerde bulabileceğini düşündü.Onu hemen bulmalıydı.Nereye gidebileceğini düşündü.7. sınıfta okulun yakınında bir bar vardı.Yüksel hep oraya girmek isterdi okul çıkışlarında.Mertin gözlemlerine göre böyleydi.Ama bugün onu burada bulabilmesini imkansız diye düşündü.Yine de o bara gitmeye karar verdi.Gideyim de sonrası gelir diye düşündü.Çıkmadan önce tüm parasını almıştı.Evlerinde bir bilezik de vardı fakat onu bulamamıştı.Muhtemelen Yüksel çalmıştır diye düşünmüş ve umarsızlıkla geride bırakmıştı.Otobüse bindi.Bara 2 sokak uzaklıkta olan kafenin önünde durdu.Kafasını etrafa çevirmeden direkt bara yöneldi.İçeri girdi.Klasik,barmenin yanına gitti bir bira istedi.Birayı normalde seven biri değildi fakat bara gelmişti.Bir şeyler içmesi gerekiyordu.Kafasını dağıtır diye almıştı birayı.Bir kaç yudum aldı ve ilk birasın bitirmiş oldu.Barmenle konuşmaya karar verdi.
-Birader buralara takılan yüksel adında mavi gözlü birini tanıyor musun?
Hayır diye karşılık verdi.
+Buraya gelen çok az kişiyle tanışırım.Gelmişse bile bilemem.
Mert teşekkür etti ve etrafına bakınmaya başladı.Bir umut bakıyordu.İçinde bulacakmış gibi bir his vardı.Etrafına bakarken birini farketti ve ona dikkatlice bakmaya başladı.Kız da onun tarafına bakıyordu.Normal olarak fark etti ve gözlerinin içine bakarak gülümsedi.Mertin kalbi resmen o anda uçtu gitti.Bu kızı tanıyordu.Kız da onu tanıyordu muhtemelen.Çünkü ona doğru yürümeye başlamıştı bile.Bu kız onun geçmişteki platoniği,kendisi için şiirler yazmaya çalıştığı ve başaramadığı kızdı.Bu kız nasıl oradaydı.Ne kadar da garip bir gün diye geçirdi içinden Mert.Mert de kıza bakarak gülümsedi.Kızın adı Suna idi.
-Meraba.Seni bir yerden tanıyorum da tam çıkaramadım.Acaba sen beni tanıyabildin mi?Çünkü biraz öyle bakıyorsun da.
+Merabalar Suna Su Hanım diyerek gülümsedi Mert.
Ortaokul zamanlarında bu kıza Suna Su derdi.Bu onun için cesaret isteyen bir davranıştı.Bir kaç kez söylemişti bunu ona.Sunanın da hoşuna gitmiş gibiydi.Bu lakabı bir şiirden almıştı Mert.
Suna biraz düşündü ve tekrar gülümsedi.
-Aaa Mert.Mertdi değil mi?
Mert onayladı.O an her şeyi unutmuş gibiydi.Çok mutlu olmuştu.Ne annesi,ne Yüksel…Hepsi aklından uçup gitmişti.Sohbete başladılar.
-Nerelerdesin uzun zamandır.Neler yaptın ne işle uğraşırsın nerde yaşarsın merak ettim.
Mert işten ayrıldığından vs. bahsetti.Hoş sohbetten sonra Mertin aklına Yükseli sormak geldi.Zamanında pek büyük olmasa da Suna ile Yükselin arasında bir arkadaşlık ilişkisin vardı.Sevgili değillerdi.Eğer olsalardı illa ki duyardı.Okulda konuşlurdu.Duymasa bile Mertin gözlemlerine göre aralarında böyle bir ilişki yoktu.Mert,Suna’ya olaylar hakkında bahsetmeden Yükseli sormuştu.
-Yüksel mi?Hayır okuldan sonra hiç görmedim onu.Neden sordun ki?
+Bilmem.Öylesine meraktan sordum.
-Şimdi boşver Yükseli falan.Bir telefon numaranı ver de daha sonra tekrar haberleşebilelim.Zamanında senle arkadaş olmak istemiştim faka dersler vs. yüzünden bir fırsat bulamadım.Zaten sen de pek arkadaş canlısı biri değildin.
Gülümsedi Mert..Sunanın kendisine karşı bir şeyler hissettiğini sezmişti.Mert çirkin biri değildi.Yani Suna sadece bahane olarak seni birine benzettim demiş olabilirdi.Kimin umrunda ki?Onu seviyordu.Konuşma boyunca ikisi de hep gülmüştü.
-Yarın tekrar buluşalım mı?
+Olur.Yarın saat 2de 2 sokak ötede BEY KAFE var biliyor musun?
-Evet.O zaman önünde buluşuruz.
Suna Merti dudağından öptü ve ayrıldı.Bu Mertin çok hoşuna gitmişti fakat bir gariplik vardı.Bu kadar çabuk muydu?Zamanında günlerce bunun hayalini kurmuştu.O zamanlar dersler mi bunu engellemişti?Kafası karışmıştı Mertin.Ama bazen fazla kurcalamamak en iyisi diye düşünürdü Mert.O kadar da akla takılacak bir konu değildi zaten.Kendi paranoyası diye düşündü ve bir otel bulmak için yola çıktı.Çoktan bildiği bir otel vardı.İSTAN OTEL.Oraya gitmek için yola koyuldu.Bir ara sokağa girdi ve bir olaya şahit oldu.Bir adam yolda yürüyordu ve bir kediyi gördü.Adam çöpün kenarına geçip kedinin olduğu yere kusmaya başladı.Kedi o taraftan kalkıp başka bir köşeye çekildi.Adam kusmasını bitirip kediye bakarak gülmeye başladı.Bu sırada Mert adamı tanıdı.Bu komşusu Cemdi.İzlemeye devam etti.Cem bir garip gözüküyordu.Sarhoş olabilirdi.Cem kedinin olduğu köşeye gitti,fermuarını çıkardı ve kedinin üstüne işemeye başladı.Cem sanki bundan zevk alıyordu.Kedi sinirlenmiş olmalı ki Ceme saldırdı.Cem sinirlendi ve kediyi bir tekmeyle yere serdi.Kediye defalarca vurup ölmesine neden oldu.Mert yine sinirlenmişti fakat bu sefer daha soğuk kanlıydı.Cemin arkasından yavaşça yaklaştı.Silahını çıkardı ve Cemin kafasına dayadı.Sesini kalınlaştırarak:
-Sakın tek kelime etme.Sadece dediklerimi yapacaksın.
+Sen kimsin be?
Mert,Cemin silahı fark etmesi için tetiği çekti.
-Bir daha kelime etme şimdi bu kusmuğu yalamaya başla.
Cem korkmuştu:
+Ama..
-Kapa çeneni sadece dediğimi yap.
Cem korkarak kusmuğu yalamaya başladı.
-Şimdi de yaptığın çişi yala bakalım.
+Lütfen bırak gid…
-Sus dedim sadece dediğimi yap.
Cem tanıyamadığı adamın dediğini yaptı.
-Şimdi de kediyi öpüp özür dile.
+Bunları sadece kediye vurduğum için mi yapıyorsun.O bana vumruştu ne yapabilirdim?
Mert bunu susturmadı ve susturmadığına pişman oldu.Bir hışımla ensesine silahın kabzasını vurdu,defalarca yüzünü yumrukladı ve hızını alamayıp Cemi boğmaya başladı.Başarmıştı.Cem ölmüştü.Bugüne kadar kapıldığı kıskançlığı hatırladı ve yüzünde bir gülümseme belirdi.Cemin yüzüne tükürdü.Evet.Artık o da bir kanunsuz olmuştu.Söz sahibi insanların koyduğu,sözde,toplumun uyum içinde işlemesini sağlayan kuralları çiğnemişti.Bugüne kadar hep şöyle düşünmüştü:Eğer birileri böyle kurallar koyduysa bir bildikleri vardır.Evet bir bildikleri vardı.Kendileri için bir bildikleri vardı tabiki de.Diğer insanların hergün neler yaşadığı hakkında bir fikirleri,bir bildikleri yoktu.Dünyadan çok uzakta yaşıyorlardı.Gerçek dünyadan.Aslında biliyorlardı kendilerinin görmediği dünyada neler olduğunu.Ama kimin umrundaki?Cebime vurunca bacağımın sesi değil de paramın sesi duyuluyor diyip mışıl mışıl uyuyorlardı yataklarında.Olan yine bunları kabul eden ve kuralları koyanların yanına giremeyen insanlarda oluşuyordu.Garip olan şuydu ki o insanlar da hiçbir şey yapmıyordu.Bazıları çaresiz kabul ediyordu.Bazıları ise üst kısma aşkla bakıyorlardı.Çünkü onların savunduğu şeyleri savunuyolardı.Benim dinimi savundu.Benim ülkemden olmayanları o da sevmiyor ben de demek ki o benim yanımda.Fakat böyle olmuyordu.O hep kendi keyfinin tarafındaydı.Paranın tarafındaydı.Mert Cemin işini çaldığını hatırladı ve baş ucuna 5 lira atıp otele doğru yol aldı fakat önce bir camiiden içeri girip ellerini yıkadı.
submitted by Sunuyemre to KGBTR [link] [comments]


2020.05.13 14:04 bipobat Doların rezerv para olması ve Türk parası kullanıp uçma muhabbeti

Dün beklediğimden fazla olumlu dönüş aldım ve bu konulara ilginin oluşu beni sevindirdi. Konu içerisinde yer alan ve sonraya bıraktığım veya yorumlarda sorulan birkaç konuyu zaman zaman, sıra sıra ve arayı fazla açmadan, basit şekilde açıklamaya çalışacağım. Bazı şeyleri kafada oturtmak gerektiği için Türkiye ekonomisinin geleceğe yönelik adımlarından ilerleyen günlerde, konular özümsendikten sonra bahsetmek daha sağlıklı olacak gibi. O yüzden bugün yine temel bir konuyu, doların neden bu kadar önemli olduğunu, TL'nin neden doların yerini alamayacağını tarihten birkaç notla aktarmaya çalışacağım. Burada anlatılanları herhangi bir tarafa övgü ya da yergi olarak değil, tarihin gerçekleri olarak görmekte fayda var. Buradan sonraki 3 paragraf biraz tarih dersi gibi. Önemsemiyorsanız ekonomiyi ilgilendiren asıl kısma geçebilirsiniz, buradan sonraki 4. paragrafın başına yazdım.
Öncelikle doların ve TL'nin şu anki yerlerini nasıl aldıklarını anlamak için coğrafi keşiflere kadar gitmek gerekiyor. Ayrıntılı tarih bilgisi vermemek için yüzyıllara göre genelleyeceğim ve 19. yüzyıla hızlıca geçeceğim, ilgi duyanlar araştırabilir. Avrupa 15, 16, 17 ve 18. yüzyıllarda savaşlara rağmen sömürge faaliyetlerini verimli şekilde gerçekleştirdi. Başta İspanya ve Portekiz, ardından Britanya ve Fransa yayılmacı sömürge imparatorlukları haline geldi. Zaten emperyalizm dediğimiz olgu da Avrupa'nın bu yayılmacılığı ile aynı anlamda kullanılıyor. Kapitalizm ile ilişkili olsa da eş anlamlı değiller, gerekirse sonra buna da değiniriz. Bu süreçte Avrupa yayılıyor, Osmanlı'nın tekelinde olan ticaret yollarına alternatifler buluyor ve ikamesiz ticari ürünler ve ham maddeler keşfediyor. Osmanlı, zaten yeterince büyük olan sınırları ile yetinirken Avrupa ile ticari anlaşmalarını koparmamak için geniş kapsamlı kapitülasyonlar yani ekonomik tavizler veriyor, sırası ile duraklama ve gerileme dönemlerine giriyor. ABD ise 15. yüzyıldan 16. yüzyıla kadar Avrupalı devletlerce anca kolonileştirilirken, 18. yüzyılda Amerikan Devrimi ile bağımsızlığını kazanıyor ve devlet halini alıyor. Hızlandırılmış tur bitti.
  1. yüzyılda Sanayi Devrimi olurken, Avrupa'da başta Birleşik Krallık olmak üzere emperyal devletler ham maddeye ve teknolojiye hakim konumdaydı ve dünyanın finans merkezi İngiltere'ydi. Bu ülkeler sömürgelerden ve yağmalardan elde ettiklerini üretimde çok akıllıca kullanarak inanılmaz bir üretim fazlası elde ettiler. Üretim fazlası, toplumun kendine yeten üründen çok daha fazlasını elde ederek bunu ticarette kar sağlamak adına kullanması anlamına geliyor. Avrupa sonrası ABD ve Japonya gibi ülkeler de endüstriyelleşmeden payını alırken Osmanlı ise halen görece geniş olan topraklarını elde tutmak için sanayileşmeye yönelik adımlarını kar sağlayacak unsurlardan çok askeri alana attı.
  2. yüzyıl sonlarında gelişen Avrupa ve Asya kıtaları üzerindeki gerginlik, 20. yüzyılda savaş olarak patlak verince ABD bekle-izle-dahil ol politikası izledi. Hatta ABD dahil olana kadar bu savaşı Dünya Savaşı olarak değil Avrupa Savaşı olarak andı. Önce bekledi, kazanacağını ön gördüğü tarafı tespit etti ve ardından bir bahane ile dahil olarak süreci hızlandırdı. 1. Dünya Savaşı sonrası Osmanlı yıkılırken, Avrupa ekonomik olarak bir gerileme kaydetti, ABD ise izole olmasının avantajlarından yararlandı. Üzerine bir de 2. Dünya Savaşı gelince Avrupa iyice zarar gördü. ABD yine 1. Dünya Savaşı'na benzer bir politika izledi. Avrupa zaten kaybetmekte olduğu kolonilerine birer birer veda ederken, ABD hem bulunduğu kıtada hem de Pasifik'te adım adım yayıldı. 2. Dünya Savaşı'ndan karlı çıkan iki devlet vardı; ABD ve Sovyetler. Fakat Sovyetler'in sosyalist yönetim mantığı Avrupa açısından kabul görecek türden değildi. Sovyetleri tehdit olarak gören Avrupa, durmadan yardımlar ile kendisine destek çıkan ABD dominantlığındaki NATO'ya katıldı. Türkiye ise coğrafi konumunun ve toyluğunun azizliği nedeniyle devamlı diken üstünde, iki tarafa da ne uzak ne de yakın olabilen bir politika izlemek zorunda kaldı.
Şimdi ekonomiyi ilgilendiren asıl kısım geliyor. Normalde banknot sistemine geçişin temelinde devletlerin merkez bankası kasalarındaki altın külçe miktarına göre para basma hakları olması yatıyor. O zamana kadar tek metal ve çift metal diye, altın ve gümüşün kullanımına dayalı sistemler var ancak verimli olmadığından terk ediliyor. Daha sonra paranın altına çevrilebilme yeteneğini temel alan bir sistem olsa da (Goldsmith dönemi) altının fiziki talebi durumunda yaşanan sıkıntılar nedeniyle altın külçe karşılığı para basma yaygınlaşıyor ve altının fiziki talebinin önüne geçilmeye çalışılıyor. İkinci dünya savaşı ile birlikte Sovyetlerden çekinen ve ekonomik olarak varlıklarını savaşa yatıran Avrupa, ABD'nin desteklerini kabul ediyor. Fakat ABD'nin kafasında uluslararası ticareti kolaylaştırmak ve sermaye havuzu oluşturmak adına kullanılabilecek bir ortak para sistemi var. Çünkü satın alan bir taraf olmazsa ortada ne ticaret olur ne de kar. Bu sisteme göre her ülkenin parasını dolara endekslemesi, doların sabit döviz kuru yani karşılık para görevini üstlenmesi söz konusu. Doların değeri ise altın üzerinden hesaplanıyor. Biz buna Bretton-Woods sistemi diyoruz. 1944 yılında Doğu Bloğu hariç 44 ülke bu sisteme -seve seve- imza atıyor. Bu anlaşma aynı zamanda Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası (WBG) kurumlarının temelini atıyor.
Fakat 1971 yılında Vietnam Savaşı ile ekonomik sıkıntılar yaşayan ABD para basmak istiyor. Ama para basmak için kendi anlaşmasına göre altın karşılığına ihtiyacı var. ABD'de bu durumda anlaşmayı ben yaratmadım mı arkadaş, kaldırıyorum altın karşılığı zorunluluğunu diyor. Ve tarihte ilk kez karşılıksız para basma eylemini gerçekleştiriyor. E ne güzel hadi karşılıksız para basalım, çok paramız olsun diye düşünebilsek de o işler öyle yürümüyor. ABD'nin oturttuğu sistem o yıla kadar öyle bir yer ediyor ki, herkes dolar karşılığında borç alıyor, borç veriyor ve ticaret yapıyor. 50-100 yıllık anlaşmalar dolar üzerine çoktan yapılıyor, hibeler çoktan veriliyor, rezervler oluşturuluyor. Birinci dünya ülkeleri, karşılıksız para basma sonucunda piyasada para fazlalığı olmasın diye birbirlerinin merkez bankası altın ve dolar rezervlerini takip edip ona göre birbirlerinin "itibarını" belirliyor. Kağıt üstünde kalksa da ülkelerin dolara bağımlılığı itibara dayalı olarak oluşturulan SDR'ler ile bir nevi garanti altına alınıyor. SDR aslında bir çeşit rezerv kontrol sistemi gibi, IMF ülkelerin dolar rezerv miktarına ve itibarlarına göre belirlenen SDR'leri uluslararası para birimi olarak görüyor. O nedenle günümüzdeki para sistemine itibari para sistemi adı veriliyor ve dolar ve SDR'ler bu itibarı belirleyen önemli değerler olarak görülüyor.
Şimdi elimizde kendini itibar göstergesi olarak tutunduran dolar ve bırakın itibar sahibi olmayı tüm bunların yaşandığı süreçte darbeler ve ekonomik krizlerle boğuşan bir Türkiye var. Türkiye maalesef Kore'ye asker göndermesi ve Kıbrıs Harekatı dışında uluslararası saygınlık edinemiyor. Çökmüş Osmanlı'dan sonra büyük borçlar ve ekonomik sıkıntılarla kurulan genç cumhuriyet, köklü yeri olan ABD ve planlı şekilde yeniden yapılanan Avrupa karşısında çok da varlık gösteremiyor. Doğal olarak TL de yaygın ve yüksek itibarlı bir para birimi haline gelemiyor. Türk parası kullanırsak dünya lideri oluruz hipotezi ilk olarak burada patlıyor. Söz gelimi Türkiye ben artık TL ile işlem yapacağım diyebilir. Demek bedava ama kimle yapacaksın? Kim kasasında senden mal alacak kadar TL tutuyor ya da senin TL ile ödeme yapmanı kim kabul edecek? Azerbaycan dahi kasasında o hacimde bir TL tutmuyor, hatta Türkiye ile dolar bazında anlaşma yapıyor. Çünkü ülkeler uluslararası para ticaretlerini dolara endekslemiş durumdalar, senden TL alırsa akışı sağlamak için bir de swap bulmak zorunda kalacak. Bu nedenle bu dünya lideri olma muhabbeti çöküyor.
Ama diyelim ki Türkiye inat etti, hayır ben ülkelerle, en azından benimle karşılıklı alışverişlerinde kullanabilmeleri için TL ile anlaşma yapacağım dedi. Bu da Türkiye'nin yakın dönem kötü yönetimi nedeniyle mümkün görünmüyor. Türkiye'nin böyle bir adım atması için önce kasasında kendi dış borcunu karşılayacak dolar rezervi olması gerekiyor, rezerv ve borç sorunlarına dün değinmiştim. Yoksa ticari vade ile borç vadesini birbirine denk getiremez. Yani borçların ödenme zamanı geldiğinde ticaretten elde etmesi gereken dolar hacmini sağlayamaz. O nedenle TL'nin doların yerini alması çok da olası görünmüyor. Hatta bu konuda inat etmek ülke ekonomisinin aşırı içe kapanmasına, ticari anlaşmaların bozulmasına ve hatta notalara neden olabilir.
Her ne kadar son dönemde Çin ve kripto paralar yükselen değerler olsa da şu an için geçerli para dolar. Kripto para birimleri henüz kendilerine yasal bir düzlem bulamadılar, çünkü ülkelerin itibari para sistemini çökertme ihtimalleri var. Belki önümüzdeki dönemde Yuan yeni bir ticaret birimi olabilir ancak Çin'in de aşması gereken baskıcı yönetim, gelir dengesizliği ve insan hakları gibi ön yargılar var. Tabii buna oturmuş düzenden vazgeçmenin maliyetini de eklediğimizde en azından önümüzdeki 25 yılda tam anlamı ile doları yerinden etmek olası görülmüyor. Ama ekonomide değişim her zaman aranan bir durum. Yani dolar şu an zorunlu olsa da kutsal ve ebedi olması mümkün değil. Atlandığını düşündüğünüz ya da daha da açmak istediğiniz noktaları, yine herkesin anlayabileceği şekilde yazmaya özen gösterin lütfen. Birçok ayrıntıyı atlayıp olabildiğince kısa tutmaya çalışsam da yine de biraz uzun oldu ama okuduğunuza değdiğini umuyorum.
submitted by bipobat to KGBTR [link] [comments]


2020.02.23 08:38 bariscsknr Bohem Bir İlişkinin Yıkıcı Ayrılık Parodisi - 2. Perde (TRAGEDYA)

OLAY BİR EVDE GEÇMEKTEDİR. K KADIN, B ERKEKTİR.
K - Burçlar kaymış amk, yengeç ne ya? Allahın histerik burcu. Bugün hiçbir iş doğru gitmez mi? Hay böyle işin ta içine..
B - Benim E'nin burcu da yengeçti. Belli oldu şu aralar senin de neden böyle göt olduğun. O da az göt değildi. Benzediniz birbirinize.
K - Oğlum esas sen götsün ki göt gibi ortada kalıyorsun her seferinde. Kaşınma, insanın damarına basıyorsun. Ben de acımasız olacam, salağa bak E ile kıyaslıyor beni.
B - Ne yaptığının farkında olmak da güzel bir şey tabi.
K - Ben bir şey yapmadım valla, yara kaşıyan sensin. Bırakmıyorsun kabuk bağlasın. O kadar kaşırsan, sonunda kanar böyle. Bence sen yaptığının farkına var biraz. Hala kendin yapıyorsun, sonra karşı tarafa adilik yapıyor gibi hissettirmeye çalışıyorsun. Hasta mısın lan sen, doğru söyle?
B - Yaptınız yaptınız, hepiniz yaptınız. Önce kolay olan benim yanımdı, kaldınız. Zor olsaydı başta giderdiniz. Sonra benden daha kolay olan bir yer buldunuz, oraya gittiniz. Ne de olsa artık B'ye ihtiyacınız yoktu. Yeni destekçileriniz, yeni sosyal çevreniz olacaktı. Hepiniz yolunu bulunca, göt gibi bıraktınız.
Kabul edin, böyle bir götsünüz siz işte ve hayatınızı da kendiniz gibi götlerle geçireceksiniz. Çünkü size değer verip musamma gösterenler, kalpleri kırılmış ve yorulmuş bir şekilde, sizi hayatlarından sonsuza dek siktir edip, atacak.
K - Sen mi bana değer verdin, yuh!! Sen değer veriyorsun da canım, hiç karşındakine bunu gösterme, gönlünü hoş tutma gereği duymuyorsun. Herkes senin isteğin zaman, sana istediğin gibi davranacak. Senin tavır bu yani, kusura bakma.
Ha kendini de kandırabilirsin tabi. Bu kadınlar sana ihtiyaç duydu, sonra başka birilerini buldu gitti diye.
Sosyal çevrenin desteklemesine gelince, artık sana diyecek lafımın kalmadığı son nokta. Kör müsün lan sen? Beni destekleyen bir sosyal çevrem var gibi mi görünüyor o taraftan.
Ayrıca yine diyorum, başkalarının mutsuzluklarını kendine mutluluk edinirsen, kendine başarı sayarsan esas sen mutsuz olursun. Bunu kendine yapma. Es kaza başarılı, mutlu falan olurum sonra kahredersin kendini.
B - Bana kimse ihtiyaç duymadı. Ben ihtiyaç duyulacak biri değilim. Ama benim yanımda kalmak senin kolayındı, sonra oraya gitmek daha kolay oldu. Yani buradayken de kendini düşünüyordun, giderken de kendini düşündün. Hatta benimle eve çıkarken bile, içten içe kendini düşündün. Onun için insana değer vermekten bahsetme.
Son olarak başkalarının mutluluğu veya mutsuzluğu üzerine kendimi bir duyguya sokacak değilim. Mutlu olmaktan bahsediyorsun, insanlarının mutluluk anlayışları görecelidir. Ama benim mutluluk anlayışımla zaten mutlu olsaydın bu durumda olmazdın ki senin mutluluk anlayışın beni ne kıskandırır ne de kahreder, sadece acırım.
Ben en kötü, en sefil halimde bile mutlu oldum, kimseye de ihtiyaç duymadım. Hatta en kötü, sefil ve yalnız halim mutlu olduğum yegane yerdi. ama sen her zaman mutlu olmak için bana veya bir başkasına ihtiyaç duyacaksın.
K - Ben tabiki de kendimle ilgili şeyleri her zaman düşünüyordum. Ama içimde seninle ilgili olan çelişkilerin sebebi, tamamen senin davranışlarındı.
Ben seni ailem gibi görecek bir aşkla, bir bağlılıkla sevmek istedim. Güzeli, değerlisi buydu çünkü. Ama sen buna karşılık vermedin. Üstüne basa basa söyledim, düzeltilmesi gereken şeylerin ne olduğunu biliyorsun.
Bana sevmeyi bilmeyen kadınlar tarafından terkedilmiş ıssız adam tribi yapma. Ben nasıl sevdiğimi ve nasıl sevilmek istediğimi çok net ortaya koydum ve senle ilk eve çıktığım gün de adım gibi emindim ne gibi sorunlarımız olacağından.
Yanlış anlama asla sen suçlusun demiyorum. Benim de hatalarım vardı, kimin olmaz ki. Ama bazı konular vardı ki senin içine işlemiş, ne yaparsam yapayım o konularda değişme ihtiyacı hiç hissetmedin. İçten içe sen de biliyorsun ne gibi konular olduğunu. Çok konuştuk çünkü, çok da kabul ettin bazı şeyleri, kabul etmesen de anladın, hak verdin.
Beni içten pazarlıklı olmakla suçlayamazsın. İlişkinin her köşesinde sana duygularımı, düşüncelerimi açtım. Açamadığım zamanlarda da sen aylarca sustuğun ve beni ittiğin içindi. Kendimce bi yola girmek zorunda kaldım. Kısacası senin gibi yalnız hareket ettim hayatta. Yani ben fiziken evden çıktım diye terketmiş falan değilim. Daha önce de söyledim. Sen beni baştan terkettin zaten.
"Aldattın beni kendi kendinle, mecburi hizmetteyken ben yaşam bölüğünde" ve ben hala seninleyken, bazı güzel günlerimiz hariç, sıklıkla olduğu gibi tek kişiyim.
B - Bunu söyleyin sen olması çok komik. O zaman ben de sana şöyle diyim ''zaman aralığını süpürmeyi unutma ben yokken"
K - Birbirimizin ihtiyaçları var. Sevme ve sevilme ihtiyaçlarımız, iletişim kurma ihtiyaçlarımız, kendimizle iletişim kurulması ihtiyaçlarımız ve tarzlarımız gibi. Soru şu; iki taraf da bu ihtiyaçlara ve tarzlara özverili bir şekilde karşılık vermeye razı mı? Yoksa herkes oturduğu yerden, benim istediğim olsun mu diyecek, sıkışınca da laf dalaşına mı girilecek?
Sen çocuğu bile reddediyosun. Ben bu konuda bile o kadar açıktım ki. Çok zor iş evet, hiç yapasım da yok ama yaşlanınca bir ailem olsun istiyorum kocaman ve sıcacık. Tek başıma ölmek istemiyorum. Sırf bunun için de sağlıklı büyüyebilecekleri bir ortamda, iyi niyetli, sevgi dolu bir babayla birlikte çocuklarım olsun isterim. Sen ona da "ne çocuğu" deyip, kestirip attın. Daha ne diyeyim sana. Ben keyfimden bir şey yapmıyorum.
Bir ilişkide iki tarafın da sorumlulukları, hataları vs'si vardır. Sen suçu seni terkettiğini düşündüğün kadınlara atıyorsun ve kendinde hiçbir sorumluluk hissetmiyorsun.
Herkesin iyi ve kötü olduğu alanlar vardır. İyi niyet bunları ortaklaştırıp, ortak bir hayat kurabilmekte gizlidir. Sen beni beğenirken bile kötü niyetlisin, dönüp de beni içten pazarlıklı, bencil, kendini düşünüyor diye suçlama hiç. Burada illaki kendini en çok düşünen biri arıyorsak, bir dürüst ol kendine lütfen, bir objektif bak.
B - Tamam, peki. Bitti, geçti sorun yok artık. Uzatmaya gerek yok ama madem ben böyle biriydim keşke 2 yıl kalmasaydın benle. Terkettikten sonra da hala hayatımdaki en yakın insan sensin demeseydin.
K - Hadi ya. Senin laf sokacağın kısım geçince "iyi, peki, artık geçti" Bu yüzden göt gibi ortada kalıyorsun. Çünkü götlük yapıyorsun.
B - Her ne boksa işte. Cevap versem veririm de gerek yok, boş bi tartışma. Güzel bir aile kurarsın umarım ileride, bir düzine çocuğun olur, emzirirsin onları.
K - Bir düzine olmaz, o kadar da değil. Ben seni hala öyle görmek istiyorum ama sen istemiyorsun, elinden geleni yapıyorsun yani. Arkadaşım bile olmak istemiyosun. Bir normalleştiremiyoruz ilişkimizi.
B - Evet istemiyorum. Çünkü sen benim arkadaşım değilsin.
K - İyi ama sevgilin de olmadım hiç.
B - Olmadıysan geçmiş olsun o zaman.
K - Madem öyle, hiç teklif etmeseydin. Sevgili gibi davranmıyacaksan niye teklif ettin?
B - Kusura bakma yaptım bi eşeklik, affet.
K - Madem ben 2 yıl kalmışım laf ediyorsun. Hala tek taraflı bir ağızla konuşuyorsun. Ben sana 1. yılın sonunda dedim evleri ayıralım, öyle devam edelim, böyle yıpratıyoruz. Hem biraz nefes alırız, hem ilişkiyi gözden geçiririz. Demedim mi söylesene. Boş boş, yalan yanlış konuşuyorsun. Beni sen zorladın, resmen terketmekle tehdit ettin beni. Şimdi ne oldu, ayrılmadık mı?
B - O gün yapsaydın keşke, bugünki gibi gitseydin, ne diye durdun?
K - Ben senin gibi tek başıma karalar almıyorum, seni de dinliyorum.
B - Beni dinledin de sonuç ne oldu?
K - Senin gönlün yoktu.
B - Bu gidişinde çok gönüllüydüm, değil mi? Boşversene.
K - Hayır ayrılmak zorunda değildik. Sen benimle ilişki kurmamakta ısrarcısın. Bazı isteklerimi görmezden geliyorsun, anlamak istemiyosun.
B - Neymiş isteklerin, çocuk mu?
K - He, evet. Hadi gel yapah bi tane.
B - Gel yapak tabi, baban bakar. Yapıp yapıp anana veririz.
K - İşte abi, isteklerin çok mu diyorsun. Şu tavır zaten problem olan, senin şu tavrın. Bir de neyi, ne zaman şakaya vurup, neyi ciddiye alacağını bilmiyorsun. Çığlık atsam ölüyorum diye, senin aklına yatmazsa kıçını kaldırıp gelmezsin.
Beni, ben hala yaşarken, cıvıl cıvılken sev. Ölümümün, yokluğumun üstünden siyaset yapma. Arkamdan konuşma, çünkü şu an yaptığın bu. Sanki birlikte yaşamamışız, tek ben yaşamışım gibi kendinde hiçbir açık görmeden şu anda bana saldırıyorsun. Sadece fiziki olarak yokum diye ve bunun örneklerini hayatında gördün diye karşındakini suçluyorsun. Sence de çok açık değilmi ?
Neden hep böyle oluyor. Madem hep başına geliyor, kendini sorgulaman gerekmiyor mu ? Şahsen genelde insanlar öyle yapar. Acaba aynı şeyi defalarca tekrarladığını göremiyor musun? Aptallığın açık kanıtı bu, Albert Einstein.
B - Çok klişe ve aptalca bir söz.
K - Evet çok klişe ama fazla evrensel olduğunu düşünüyorum. Sende bir götlük var. Ya seçimlerini değiştir ya da kendini. Aynı seçimlerle aynı şeyleri yaparsan sonuç farklı olmayacak gibi.
B - Evet, en iyisi köylü bir kadın bulmak.
K - Çok net yani.
B - Evet öyle. Değiştirmem lazım.
Sağol yaşam uzmanı, teşekkür ederim bu engin bilgilerin için. Ama sen de değiştir bence tercihlerini.
K - Yaşam uzmanı değilim, ben bi bok değilim. Ama sen de bi bok değilsin. Kendini gökten aşağı indirdiğinde göreceksin bir bok olmadığını. Asla anlamak istemiyeceksin değil mi?
B- İstemiyecem, anlamıyacam. Çünkü anlaşılacak bir şey yok. Gerçek çok net, ben İsa Mesihim.
K - İsa Mesih olabilirsin ama beni mutlu etmek istemedin. Hayır, sen mutsuzsun. Hepimizin mutsuzlukları var ama ben sadece en azından sevgilimle mutlulukları daha çok paylaşmak, mutsuzlukları da paylaşarak azaltmak istedim. Sen tersini yapıyorsun. Mutsuzluğu arttırıyor, mutluluğu da sömürüyorsun. Bazı şeyler o kadar somut ki şu anda söylerim.
Oğlum demokratik bir kafan olsa, her yolu, her çareyi bulursun bir sorunu çözmek için ya da hayatındaki her şey için ama sen takılıyorsun bir noktaya ve kimseyi duymak, dinlemek istemiyorsun. Dolayısıyla seninle ilerlenemiyor.
B - Ben seni mutlu etmek istemedim falan diye bir şey yok. Sen çok mutlu olmak zorundaydın, aşırı mutlu. Her zaman yetinemedin, böyle bir gerçek vardı. Kendini bu sefilliğe layık görmedin. Çünkü sen padişah kızıydın, olay bu yani.
Ben demokratik falan olduğumu da iddaa etmiyorum. Demokrasiyi sevmem. Akıllılar vardır, bir de aptallar. Ya itaat edersin, ya da itaat edilirsin. Gerçek olan budur. Demokrasi, bunun üstüne giydirilen kıyafettir.
K - Hala yaftalıyorsun. Ben padişah kızıyım ya, ne demezsin.
Sen tam bir gerzeksin biliyor musun? Bu sözlerin hiç bir gerçekçilği yok. Sen de biliyorsun, bu sözlerine kendin bile inanmıyorsun. Sırf şu anda beni yaralamak için söylediğin şeyler.
En nefret ettiğim, en çelişkiye düştüğüm, denge kurmaya çalıştığım konu üzerine gidiyorsun. İnsanı mutsuz ediyorsun ve buna dair gerçekten art niyetli bi çaban var. Çünkü hazmedemiyorsun, sen oturduğun yerden bekliyorsun. Bir şeyler ters gittiğinde hiç sorumluluk almıyorsun. Sonra da karşındakini yıkmaya, yok etmeye programlanıyorsun.
B - Yoo gerçekten böyle düşünüyorum. Gerçekten düşündüğüm şeylerdi onlar, sende gördüğüm bu benim.
K - O zaman kusura bakma ama sen bi bok anlamamışsın benle yaşadığından. Ben padişah kızıysam madem, sen de benimle beraber olduysan, o zaman sen de az paşa gönülllü biri değilmişsin, hata para yiyicimişsin. Sürekli para kavgamız olurdu zaten, demek buymuş. Bende para bok nasılsa.
B - Sende para çok değildi ama olmalıydı. Sen bence zengin bir sevgili bul, onunla çok mutlu olursun. Her gün çikolata, sinema, arabası da olsun ki gezebilin. İstanbul dışı falan yapın.
K - Yaaa yatlar, tekneler, evler isteyen sensin. İki gündür maaşım maaşım diye kendini paraladın. Kendi ihtiyaç duyduğun şeyleri bana söyleme. Benim umrumda değil. Ben kurtulmak istiyorum.
B - Param yok gerizekalı. Sanki maaş da on milyar. Evet, ben de olmasını isterdim ama yok ve gene de mutluyum. En azından olması gerektiği kadar mutluyum ama sen mutlu musun, bunu sor bir kendine.
K - Benim de yok ama bak ettiğin laflara. Paşa kızıymışım, demekki herkes göründüğü gibi değil.
B - Lan senin bi giderin mi var? Baban 100 lira verse hepsi abura, cubura, tüketime gidecek. Duyan da ev geçindiriyor sanır seni. Önce çalış da masraflarını karşıla. Sonra gel bana benim de param yok de. Ne kadınsın ya güldürdün beni gece gece. Diyo ki benim de param yok. İstanbul'da müstakil evde yaşıyor, param yok diyor.
K - Senin gelirin mi var angut? Hala kendini kandırıyor, ev geçindirdiğini falan sanıyor adama bak.
B - Maaşım var. Kendi masraflarımı kendim karşılıyorum en azından. Ben mutsuz değilim. Sen aşırı mutlu olmak istiyorsun, olay bu. Ben gayet eğlenceli biriyim aslında ama kullanmasını bilene.
K - Sen puştsun o zaman. Bu lafa bakılacak olursa puştun önce gideni gibi bir şey olman gerek.
B - Evet, bu bir gerçek ama sonuçta kadınlar da sırada beklemiyor. Zaman meselesi her şey, hayatın döngüsü, kadın erkek ilişkisinin bir sonucu, modern yaşamın evlilik biçimi, dost hayatı yani. Anlatabiliyor muyum?
K - Sonuçta geçen yıl da evleri ayırabilirdik, iyi niyetli olsaydın, daha doğrusu işine gelseydi. İlişkimize biraz emek vermek için yapsaydın, şimdi belki de aynı evde olurduk, belki bu yıl eve çıktığın kadın ben olurdum. Çok daha sağlam olurdu ama işine gelmiyor senin işte. Ben de ondan sana dedim "sen anca eğlenilecek adamsın" diye, "senden baba falan olmaz" diye. Ayrıca ben seninle eğlenmesini çok iyi bildim. Ancak istediğim sadece eğlence değildi. Sen evliliği eğlence diye algılıyorsun.
B - Ben eğlenilecek bir adamım, benden baba olmaz tamam. Baba olan birini bul o zaman. Neyi tartışıyorsun benimle anlamadım. Bence sen evlen. Baban seni eversin. Çok acil ihtiyacın var senin buna.
K - Çünkü sen hala benim en yakınımda, 2 yıl sonunda hala benim arkamdan kötü, abuk subuk konuşacak ve hala beni anlamayarak daha doğrusu öyle gibi davranarak yaralamaya çalışacak birisin.
Şunu da çok iyi biliyorsun ki ne kadar çok anlamamazlıktan gelirsen o kadar çok kendimi anlatmaya çalışacam ve ne kadar çok yaralanırsam o kadar çok uzun vadede senle konuşmayı sürdürecem. Çünkü hep kanayan bir yara olacak, çünkü hep anlaşılamamış olmanın acısını çekecem. Bunu bildiğin için de hala vurdum duymazlık yapıyorsun, kan akıtmaya çalışıyorsun.
B - Senin yeni bir sevgili bulacağın gün, benimle olan ilişkin bitecek ki bence zaten bugün her şey bitti, uzatmaları oynuyoruz. Boşuna kendini yorma. Yok anlatacam da, edecem de, senle ilişkimizi koruyacam da, arkadaş kalacaz da falan. Hikaye bunlar. Sen yoksun artık, ben de yokum, bitti gitti.
K - Hala daha yüzsüzce suçu bana atabiliyorsun. Buradaki en ala burjuva sensin ve o kadar tembelsin ki burjuvazinin rahatlığından uzak yaşıyorsun ama ilk fırsatta hemen kolaya konuyorsun.
Yok, senin öyle bir niyetin yok. Bizim ilişkimiz başladığı gün bitmişti ona bakarsan. Sen istemiyordun çünkü. Çünkü aynı öküzlüğü sürdümekte ısrarcı olacaktın.
B - Evet, ben seni hiç sevmedim, evet öküzüm ben. möööö mööö bak mööölüyorum.
K - Off ayak yapma. Sevmekle ilgisi yok. Sen insanın duygularını sömürüyorsun.
B - Sen de duygu sömürüsü yapıyorsun başka da bir bok yapmıyorsun. Senin bana karşı bir duygun yok, kandırma hem beni hem kendini.
K - Hayır, sen gayet insanın duygularını sömürüyorsun. Benim sana karşı duygudan fazlası var ama bu senin umrunda değil. Bu konuda hiç mi hatan yok ya, sen o kadar mı kusursuzsun, sürekli laf söylüyorsun, bi yerde kendini eleştir. Ben sevgililerimle arkadaş kalırım edebiyatını da gördük ki yalanmış.
B - O duygu dediğin kanayan bir yara, kendini pişman görme yarası. Yeni hayata başlarken, geride kalanları unutmadan önce, günah çıkarma psikolojisi. Sen bu evden giderken, o son konuşmalarla zaten o kanayan yarayı söküp attın, bak beni şair gibi konuşturuyorsun.
Evet yalandı. Patlak bir teori oldu o, tutmadı. Şu anda benle görüşmek isteyen bir tane eski sevgilim yok. Herkes kendi hayatında, sende öyle olacaksın.
K - O zaman sen, zaten ilişkimiz daha başlamadan yalan söylüyormuşsun. Çünkü E'yi falan arkadaşım diye yutturdun bana. Benle bir ilişkiye başlayınca kızı siktir ettin. O yüzden benim de aynı şeyi yapcağımı, aynı kafada olduğumu düşünüyorsun . Herkes senin bildiğin gibi değil, herkes sen gibi de değil. Biraz farklılıkları anlamaya, insanları anlamaya, dinlemeye, güvenmeye çalış. Nasıl korkunç yaralayıcı, bencil konuştuğunu asla bilemezsin. Bir de utanmadan karşı tarafı suçluyorsun.
B - Ben seni ne zaman siktir edecem biliyor musun, yeni sevgilin olduğu zaman, biriyle öpüştüğünü öğrendiğim zaman, biriyle el ele tutuştuğunu düşündüğüm zaman, o zaman işte seni siktir edecem, aramıcam, sormıcam. Bilgin olsun, açık net söylüyorum. Yani senin öyle yapacağını düşünmüyorum, zaten ben yapacam onu. Ayrıca ben ne dersem diyeyim, her şey olacağına varır. Ama ben kendimi biliyorum, benim dediklerim olacak neticede, çok net yani.
K - Tamam canım o zaman, kasma fazla sen. Sen çünkü her şeyi sana bağlı sanıyorsun. Her şeyi zaten kendine göre yapıyorsun, başka bi şey için izin vermiyorsun. Bu durumda zaten her şey senin dediğin gibi oluyor. Dediğim dedik diyorsun, diktatörlük yapıyorsun ve insanların hislerini, duygularını hiçe sayıyorsun.
Hala sadece sen varsın! Bu kadar yalancılıkla yaşamak istemiyorum. Sevdiğim gibi kalmanı istiyorum, en azından güzel anlarımızdaki gibi. Bazı şeyleri aynı anda yakalamayı başardığımız uyumlu, az da olsa birbirimizi mutlu ettiğimiz günlerimizdeki gibi, sana inandığım, hayalini kurduğum, yanındayken kendimi güvende hissetiğim gibi kalmasını istiyorum. Sen zaten hiç bir şeyin hayalini kurmuyosun, hala abuk subuk amaçsızca, can sıkmak için çabalıyorsun. Anlamıyorum da ne yapmaya çalıştığını.
Hatta dışarıda, ülkede, sokakta ne kadar kötü bir gün olmuşsa olsun, yanına geldiğimde her şeyin düzelmese de daha katlanılır bir hal alacağına inanmak istediğim, hakkını yemiyim, zaman zaman da her şeyi düzelttiğin sihirli anlardaki gibi kalsın.
Ben öpüştüm birileriyle, yatacak gibi oldum hatta. Artık ister görüş benimle, ister görüşme, ne yaparsan yap.
B - Teşekkür ederim, beni öldürdün, beni aldattın. Senden nefret ediyorum, sen çok pislik bir insansın.
Beni hiçbir şey kırmazdı ama bu kırdı hem de bu zamanda. Gerçekten çok teşekkür ederim, iyi olan her şeyin içine sıçtığın için.
Tam da düşündüğüm gibiymiş her şey. Sen tam bir pislikmişsin, orospuymuşsun. Artık siktir olup gidebilirsin hayatımdan, yaşattığın her şey için teşekkürler ve tebrikler.
PERDE KAPANIR.
submitted by bariscsknr to u/bariscsknr [link] [comments]


2019.08.08 21:00 kvp5111 Sosyal Medya ve Zihinsel Hastalıklar: Instagram ve Facebook

Sosyal Medya ve Zihinsel Hastalıklar: Instagram ve Facebook. Sosyal medyada kullandığımız ve filtrelediğimiz kelimeler gerçekten depresyonda mı yoksa narsist mi olduğumuzu öngörebilir mi? Öyle bakıyor …
En son kanıt? Stony Brook Üniversitesi ve Pennsylvania Üniversitesi’nden araştırmacılar, bir kişinin Facebook yazılarında kullandığı kelimeleri analiz ederek geleceğin depresyonunu doğru bir şekilde tahmin edebilen bir algoritma geliştirdi.
Aslında, bulgular dört özel kelimenin gelecekteki depresyon teşhisinin güçlü bir göstergesi olduğunu göstermektedir.

‘Dilsel Kırmızı Bayraklar’

Ulusal Bilimler Akademisi Bildirilerinde yayınlanan araştırmada, depresyona işaret edebilecek “dilsel kızıl bayrakları” tespit etmek için yeni geliştirilen bir algoritma kullanılmıştır.
“İnsanların sosyal medyada ve çevrimiçi olarak yazdıkları şey, tıpta ve araştırmada başka türlü erişilmesi çok zor olan bir yaşam yönünü yakalar. Bu, hastalığın biyofiziksel belirteçlerine kıyasla nispeten ele alınmamış bir boyut ”diyor Stony Brook Üniversitesi’nde bilgisayar bilimi profesörü yardımcısı olan H. Andrew Schwartz. “Depresyon, anksiyete ve TSSB gibi koşullar, örneğin, insanların kendilerini dijital olarak ifade etme biçimlerinde daha fazla sinyal bulursunuz” ( 1 )

4 Uyarı Kelimesi

Yaklaşık 1.2000 kişiyi inceleyen araştırmacılar, depresyon göstergelerini aşağıdakileri buldu:

Sosyal Medya ve Zihinsel Hastalıklar: Instagram ve Facebook. Sosyal Medya-Akıl Hastalıkları Bağlantısı

Diğer araştırmalar filtre seçimine odaklanmaktadır. Görünüşe göre, birinin seçtiği Instagram filtresi, bizi zihinsel durumlarına göre gösterebilir. EPJ Data Science dergisinde yayınlanan bir araştırmaya göre , sosyal medya ve akıl hastalıkları birbiriyle bağlantılı. Ve bir kişinin Instagram’da paylaştığı görüntüler (ve düzenlenme şekilleri) depresyon belirtileri hakkında fikir verebilir . ( 2 )

Çalışma

166 denekten 40.000’den fazla Instagram gönderisini inceledi. Araştırmacılar önce daha önce depresyon tanısı alan çalışma katılımcılarını tanımladılar. Sonra, insanların yazılarındaki kalıpları tanımlamak için makine öğrenme araçlarını kullandılar. Görünüşe göre, depresyonda olan insanların ve depresyonda olmayan kişilerin ne zaman yayınlandıkları arasında farklılıklar var.

Depresyonda olan insanlar,

depresyonda olmayanlardan daha az sıklıkta filtreler kullanma eğilimindeydi. Ve filtreleri kullandıklarında, en popüler olanı fotoğrafları siyah beyaza çeviren “Inkwell” idi. Fotoğraflarının içinde bir yüz bulunması daha muhtemeldi. Buna karşılık, depresyonsuz Instagrammers, fotoğrafları aydınlatan “Valensiya” görüntü filtresine kısmi idi.
Bu, araştırmacıların sosyal medyanın akıl sağlığında oynadığı rolü ilk kez incelemek değil. Sosyal medya toplumumuzda daha fazla oyuna girmeye devam ettikçe (en son ne zaman bir gününü Facebook / Instagram / Twitter / Snapchat’tan uzakta geçirdin?), Zihinsel sağlığımızdaki rolü de inceleniyor. Ve bazı bulgular, can sıkıcı. Sosyal medyanın akıl hastalıklarında oynadığı rolü kıralım.

Sosyal Medya ve Depresyon

Sosyal medya, depresyon duygularını daha da kötüleştirebilir. Aslında, bir çalışma, insanların aktif olarak daha fazla sosyal platformda yer almasının, kendilerini depresyonda ve endişeli hissetme ihtimallerinin daha yüksek olduğunu ortaya koydu. ( 3 ) İki veya daha az platformla sıkışan insanlar, zihinsel sağlık hastalığına ve platformlarda harcanan toplam süreye katkıda bulunabilecek diğer hususları kontrol ettikten sonra bile, yedi ila 11 farklı platformla uğraşanlara kıyasla, düşük bir depresyon ve endişe riski yaşadılar .
Yedi platform kulağa çok benziyor olsa da, Facebook, Instagram, Snapchat, Pinterest, YouTube, Twitter ve LinkedIn yedi taneye kadar ekliyor. Tinder gibi bir buluşma uygulamasında veya Kik ve WeChat gibi sosyal sohbet uygulamalarında atın ve birisinin bu kadar platformda nasıl olabileceğini görmek kolaylaşır.

Türkiye’de ki

gençlerin küçük bir çalışmasında araştırmacılar Instagram’ı, Snapchat’i yakından takip ederek depresyon, endişe, yalnızlık, uyku ve zorbalık gibi olumsuz duygularla en fazla ilişkili sosyal medya platformu olarak tanımladılar. ( 4 ) Her iki platform da, insanlar kendilerini başkalarıyla karşılaştırırken yetersizlik duygularını teşvik edebilen ve düşük benlik saygısını teşvik edebilen görüntülere yoğunlaşıyor.

Sosyal Medya ve Zihinsel Hastalıklar: Instagram ve Facebook. Bir başka çalışma,

Facebook kullanımının insanların anı nasıl hissettiğini ve yaşamlarından ne kadar memnun kaldıklarını olumsuz yönde etkilediğini buldu. İnsanlar iki hafta boyunca Facebook’u ne kadar sık ​​kullandıklarında, neden Facebook kullanıyorlarsa ya da Facebook ağları ne kadar büyük olursa olsun, yaşam doyumu düzeyleri o kadar azaldı. ( 5 ) Çalışma sadece iki haftaya baksa da, kümülatif yaşam memnuniyeti ücretlerinin aylar ve yıllar boyunca ne olacağını görmek ilginç olurdu.

Sosyal Medya ve Yalnızlık

Sosyal medya da dahil olmak üzere insanlarla iletişim kurmak için her zamankinden daha fazla yolumuz olmasına rağmen, özellikle yaşlı yetişkinler arasında yalnızlık artıyor. Yaşlı 45 ve daha yaşlı bir aarp çalışması bunlardan yüzde 35’i yalnız olduğunu ve yalnız katılımcıların yüzde 13’ü hissettim bulundu “artık interneti kullanan kişilerle iletişimde tutmak daha az derin bağlantıları var.” ( 6 )

Sırf arkadaşların

durumlarını sevmemiz veya tatil fotoğraflarını kontrol etmemiz, onlarla bağlı olduğum anlamına gelmez; Aslında, gönüllülük, hobi edinme ya da değer verdiğimiz kuruluşlara dahil olma gibi kişisel ağlar kurma etkinliklerine daha az zaman harcayabiliriz. Aslında, araştırmacılar buna yalnızlık salgını diyorlar – erken ölüm risk faktörünü obez olmaktan daha fazla ya da daha fazla arttırıyor. ( 7 )

Sosyal Medya ve Zihinsel Hastalıklar: Instagram ve Facebook. Etkilenen sadece yetişkinler değil.

İyi bilinen bir çalışma, cinsiyet, yaş ve algılanan sosyal destek gibi faktörleri kontrol ettikten sonra bile, bir ergenin Facebook ağı büyüdükçe, daha fazla günlük kortizol ürettiklerini buldu. Kortizol , stres hormonu olarak bilinir ve yüksek seviyeleri, diğer şeylerin yanı sıra, endişe ve uyku bozukluklarına neden olabilir. ( 8 ) Araştırmacılar, Facebook’taki arkadaş sayısının belirli bir noktaya kadar pozitif olduğunu, ancak daha sonra stres ve kortizol seviyelerinin devraldığı bir azalan geri dönüş noktasına ulaştığını teorik olarak belirlediler.

Sosyal Medya ve Narsisizm

Sosyal medya ayrıca narsisistler ve narsisistik eğilimleri olan insanlar için bir platform sağlar . İlginç bir şekilde, 2010’daki küçük bir çalışma, özsaygısı düşük narsisist kişilerin Facebook’ta daha aktif olduğunu buldu. ( 9 ) Bu, Facebook’a bağımlı olmanın, narsisistik davranışı ve düşük özgüvenini öngördüğünü gösteren başka bir çalışmaya paraleldir. ( 10 ) Bu insanların “egoyu beslemek” için sosyal medyayı kullanmaları ve ayrıca çevrimiçi geçerliliği olan düşük özgüvenli duyguları bastırmaları muhtemeldir. ( 11 )

Sosyal Medya ve Zihinsel Hastalıklar: Instagram ve Facebook. Sosyal Medya Sorunundaki Uyarı İşaretleri

Açıkçası, sosyal medya kullanan herkesin akıl sağlığı sorunu yoktur. Bazı insanlar en yeni kedi videolarını almaktan veya torunlarının fotoğraflarını görmekten gerçekten hoşlanıyorlar. Ama sosyal medyada gereğinden fazla önem verdiği varlık olabilir bazıları için bir sorun olabilir ve daha da kötüsü depresyon veya anksiyete gibi, ruh sağlığı sorunları yaratabilir. Bir sosyal medya sorununuz olabilir mi?

İşte bazı uyarı işaretleri:

Sosyal Medya ve Akıl Hastalıkları: Denge Nasıl Bulunur?

Uyarı işaretlerinde kendinizi tanıdınız mı? Sosyal medya yaşamınızda bir miktar denge bulma zamanı gelebilir. Özellikle bütün etkiler olumsuz olmadığı için kendimizi sosyal medyadan tamamen keseceğimizi düşünmek gerçekçi olmaz. Ne de olsa, uzun saçlı Chihuahuaları sizin kadar çok seven bir topluluk bulmak ya da onu zaten yaşamış olan insanlardan zihinsel sağlık sorunları da dahil olmak üzere zor konular hakkında bilgi edinmek harika.

Kendi evinizin rahatlığını korumak için lisanslı terapistlerle bağlantı kurabileceğiniz web siteleri bile vardır.

İnsanların filtre seçimi ile depresyon arasındaki bağlantıyı belirleyen araştırmacılara göre, bunların hepsinin parlak bir tarafı olabilir. Yoksul topluluklardaki depresif insanları hedeflemeye ve daha iyi yardım etmeye yardımcı olabilir. Araştırmacılar, “Yalnızca hastaların sosyal medya geçmişlerini paylaşmaları için dijital rızasını gerektiren bu bilgisayarlı yaklaşım, şu anda sağlanması zor veya imkansız olan bakım için yollar açabilir” dedi.
Sosyal medya ile daha sağlıklı bir ilişki geliştirmek için atmanız gereken bazı adımlar:

Bir alarm saati edinin.

Sosyal medya kullanımınızı ele almanın bir yolu, gerçek bir çalar saat kullanmaktır. Birçoğumuz, gece saatlerinde telefonlarımızı kolumdan uzak tutuyoruz çünkü onu çalar saat olarak kullanıyoruz. Ancak bu genellikle gece geç saatlerde kaydırma ve yataktan çıkmadan önce bir gecede ne olduğunu görmek için kontrol etmek anlamına gelir. Gece boyunca telefonunuzu kapatın ve eski bir alarm kullanın.
Bunun dışında, telefonunuzu yatmadan en az bir saat önce başlayarak uçak modunda tutun. Sabahları tekrar açmadan önce ne kadar süre gidebileceğinizi görmek için kendinize sorun. Alarmınız uçak modunda çalışacak, ancak duyulara saldırmaktan sosyal medyaya uyanmayacaksınız.

Ara ve arkadaşlarınla ​​buluş.

Çevrimiçi olarak arkadaşlarla “check-in” yapmak güzeldir, ancak bir süre içinde gerçek bir konuşma yapmadığınız arkadaşlarınız ve aileniz varsa, onları aramayı veya onları şahsen görmeleri için bir görüşme planlamanızı sağlar. Birinin durumunu beğenmek, gerçek hayattaki bir konuşmanın yerini alamaz. Aynı zamanda, tıpkı çevrimiçi paylaştığınız şeyleri küratörlüğünüz gibi, arkadaşlarınız ve aileniz de olabilir. Hakkında hiçbir şey bilemeyeceğiniz şeyler yaşıyor olabilirler, çünkü onlar hakkında herkese açık bir şekilde gönderiyorlar.

Çevrimiçi gördüğünüz her şeyin gerçek olmadığını unutmayın.

Filtreler ve kendini düzenleme ve esprili başlıklar harika görünüyor, ancak tüm hikayeyi anlatmıyorlar. Kendinizi başkalarıyla karşılaştırmamak zor olsa da, sosyal medyada gördüklerinizin birinin hayatının küçük bir parçası olduğunu ve genellikle olabildiğince harika görünmek için düzenlenmiş olduğunu unutmayın. Onların gerçekliği değil.

Haber Kaynağınızın Psikolojisi

“Ajansımızı elinden almak değil – dikkatimizi harcamak ve istediğimiz yaşamları yaşamak; Sohbetlerimizi yapma biçimimizi değiştiriyor, demokrasimizi değiştiriyor ve birbirimizle istediğimiz sohbetlere ve ilişkilere sahip olma yeteneğimizi değiştiriyor. Ve bu herkesi etkiler,”Tristan Harris, TED Chat’ta ilan Google’da eski bir in-house ahlâkbilimci‘Nasıl Minds Every Day.’Tech şirketler Kontrol Milyarlarca bir avuç ( 12) Teknoloji, beynimizin nasıl çalıştığının arkasındaki bilimi anlayarak dikkatimizi çekecek ve tutacak şekilde tasarlanmıştır ve bunu yönlendirir. Tristan’ın belirttiği gibi, teknoloji tarafsız değildir. Eski Google etmeni, Facebook’un artık bizi internet ile bağlantımızı kesmeye ve çekmemeye çalışmadığı ve bunun yerine arkadaşlarınızla gerçek hayatta bağlantı kurmanıza yardımcı olacak bir sosyal medya platformu hayal etmeye çalıştığı bir alternatif düşünmeye çağırıyor.

Bu platformların

topluma yol açtığı zararı uyandırmak, eski Google ve Tristan gibi eski Facebook çalışanları da dahil olmak üzere teknoloji uzmanları, İnsani Teknoloji Merkezi’ni oluşturmak için bir araya geldiler . Grup, sosyal medya ve diğer sosyal medya tehlikelerinin yoğun kullanımının bir yan etkisi olarak öğrencileri, ebeveynleri ve öğretmenleri depresyon hakkında eğitmeyi amaçlayacak “Teknik Hakkında Gerçek” adlı bir kampanya planlıyor. Ekip, gençleri eğitmeye ek olarak, farklı teknolojilerin sağlığa etkileri ve daha sağlıklı ürünler üretme yolları hakkında veri göstererek, geliştirdikleri programlar hakkında endişe duyan mühendislere kaynaklar sağlamak istiyor.

Grubun planları

arasında büyük teknoloji şirketlerinin gücünü azaltmak için yasalar için lobi çalışmaları da yer alıyor. İki örnek, teknolojinin çocukların sağlığı üzerindeki etkisi üzerine araştırmaları yapacak bir tasviri ve dijital botların tanımlanmadan kullanılmasını yasaklayacak bir tasviri içermektedir. ( 13 ) Sosyal medya alışkanlıklarınızı değiştirmek kendi içinizden gelmek zorunda kalsa da, daha insancıl teknoloji, bu uygulamaları ve web sitelerini, sayfa üzerinde tutmak için sinyallerle sürekli mücadele etmeden kullanabilmeniz için daha sağlıklı yollar sunar ve Çocuklarımızın ruh sağlığı ve stres düzeyleri.

Sosyal Medya ve Akıl Hastalıkları Üzerine Son Düşünceler

Mutlu kaydırma!

Oku Sonraki: Psikotropik İlaçlar Nelerdir? Çeşitleri Tarihçesi ve İstatistikleri

submitted by kvp5111 to u/kvp5111 [link] [comments]


2018.12.20 08:53 fragmanlife Sanal Ortamda Nasil Sesli Sohbet Edilir

Birçok insan sesli sohbet etme konusunda sıkıntılar yaşar. Bu sesli sohbet ister yüz yüze olsun isterse sanal bir sohbet olsun. Sesli Sohbet ederken kişi rahat olmalı ve kendini kasmamalıdır. Sohbet ettiğiniz kişi ya da kişiler düşüncelerinizi söylediğiniz için sizi yadırgamayacaktır. Bu sebeple strese girmenize gerek yoktur. Derin bir nefes alın ve düşüncelerinizi karşınızdakine rahatça anlatın.
Sanal Ortamda Nasıl Sohbet Edilir?
Değişen çok bir şey olmayacaktır, sadece konuştuğunuz kişi karşınızda olmayacaktır. Yazışarak veya mikrofon eşliğinde yine sesli bir şekilde sohbet edeceksiniz. Kendinizi burada da hiç kasmanıza gerek yok. Saygı kuralları çerçevesinde özgürce sohbet edebilirsiniz. Size herhangi bir yasak koyan kimse olmayacaktır. Konuşmaya başladığınız zaman devamı mutlaka gelecektir. Arada bazen konuşma tıkanabilir, bu gibi durumlarda konuşma taraflarından birinin yeni bir konu açması bu sorunu ortadan kaldıracaktır.
Sanal Ortamda Sohbet Ederken Yapılmaması Gereken Şeyler
Öncelikle saygı çerçevesinde çıkılmamalı ve sesli sohbet sırasında karşı tarafın üstüne gidilmemelidir. Bu konuşmanın zarar görmesine hatta sona ermesine sebep olabilir. Ayrıca sohbet esnasında utanmamalısınız. Utanmanız düşüncelerinizi açıklayamamanıza, derdinizi anlatamamanıza ve yanlış anlaşılamamanıza sebep olabilir. sesli sohbet esnasında konuşmak kadar dinlemek de önemlidir. İyi bir dinleyici olmalı ve karşınızdaki kişinin sözlerine değer verdiğinizi ona hissettirmelisiniz. Eğer kurduğunuz sohbet kameralı veya yüz yüzeyse yani birbirinizin yüzünü görebiliyorsanız göz teması kurmaktan da kaçınmayın. Göz teması kurmak utanılacak bir şey değil, karşınızdaki kişiye onu dinlediğinizi gösteren, olumlu bir harekettir.
Seviyeli Sohbet Nedir?
Sohbet Esnasında Saygı Faktörü Seviyeli sohbet, karşılıklı saygı çerçevesi içerisinde yürütülen, tarafların sırasıyla söz hakkına sahip olduğu bir iletişim şeklidir. Seviyeli bir sohbetin ilk ve temel kuralı saygıdır. Çünkü saygı olmadan sağlıklı ve taraflar açısından verimli bir iletişim sağlanamaz. Sohbet esnasında herkes, karşısındaki kişinin de fikir belirtme özgürlüğü olduğunu kabullenmeli ve belirtilen fikre de saygı duymalıdır. Sohbet esnasında, konuşan kişinin cümlesini bitirmesi beklenmeli ve sonra konuşmaya başlanmalıdır. Aksi takdirde sözü kesilen kişi fikirlerinin önemsenmediği, dinlemeye değer görülmediği hissine kapılıp belki de sonrasında fikrini belirtmekten vazgeçecektir. Bu yüzden bir insan karşısındakinin görüşünü desteklemiyorsa bile, o fikri sonuna kadar dinlemeli ve karşısındakinin düşüncesi ne olursa olsun ona saygı duymalıdır. Ancak bu koşullar sağlandığında seviyeli ve verimli bir sohbet elde edilmiş olur.
Güvenli Sesli Chat Odaları
Canlı Chat Odaları
Teknolojinin yalnızlığı yok ettiği gerçeğini kabul etmek gerekiyor. İnternet ve buna uyumlu akıllı cihazlar yardımıyla aynı anda, bir ya da birden fazla internet kullanıcısıyla doyasıya sesli chat etmenin avantajı, hem kolay erişim hem de ücretsiz giriş özelliği sayesinde kullanıcılara cazip gelmektedir.
Güvenilir ve kaliteli sesli chat odalarında, yeni tanıştığı kişilerle zaman ya da konum sınırlaması olmadan özgürce iletişim edebilme, özellikle de çekingen kişilikler için ideal bir platformdur. Öncelikle bu sohbet odalarında mesajlaşmak için kayıt olup, bir rumuz ismine sahip olmak gerekmektedir.
Dünyanın neresinde olursa olsun çevrim içi olan kullanıcıların birbirleriyle ister sesli chat isterse de sohbet edebilmesine aracılık eden bu odalar, belki de birçok aşkın ilk başlamasına öncülük etmiş, arabuluculardır.
Sohbet Odalarının Özellikleri
Sohbet ortamı oluşturan bu platformlarda chat yapmanın yanında, müzik dinleme ya da oyun oynama fırsatı da bulabilen kullanıcılar, bu durumdan oldukça hoşnut olmaktadır. Seviyeli ve güvenilir bir siteye ait seslichat odasında, arkadaş edinen ve kendini daha fazla geliştirip, farklı kültürlerde insanlarla tanışıp, gündelik hayatta konuşmaya cesaret edemeyeceği konuları burada çok daha rahat bir biçimde paylaşma olanağı bulmak bu sitelere duyulan ilgiyi arttırmaktadır.
Kişisel bilgilerinin güvenliği internet kullanıcıları için çok önemlidir ve bunun içinde, kalitesini ispatlamış siteleri kullanmayı tercih etmektedir. Kişisel bilgileri teminat altında olan kullanıcı için, girdiği sitedeki sesli chat odalarında hangi konuların konuşulduğu veya hangi illerdeki kişilerle sohbet ettiğini görüp, kendine en uygun odayı seçmesi ve doyasıya muhabbetin başlaması için, gereken her şey hazır durumdadır. fragmantv
Yasak Elma Fragman Bir Zamanlar Çukurova Fragman Kuruluş Osman Fragman Hercai Fragman Mucize Doktor Fragman Çukur Fragman Kuzey Yıldızı Fragman Yeni Fragmanlar YuregininSesi Benim Adım Melek Fragman Arka Sokaklar Fragman Sefirin Kızı Fragman Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz Fragman Baraj Fragman Ramo Fragman Doğduğun Ev Kaderindir Fragman Zümrüdüanka Fragman Kefaret Fragman Survivor Fragman Masumlar Apartmanı Fragman Sen Çal Kapımı Fragman Sadakatsiz Fragman Arıza Fragman Kırmızı Oda Fragman
submitted by fragmanlife to u/fragmanlife [link] [comments]